Istakoz (The Lobster) filminin konusunu, özetini, oyuncularını, teknik bilgisini ve yorumunu yazımızda bulabilirsiniz.

Fragman

Bu Filmi İzlemek İçin Tıklayın




Teknik Bilgi

Vizyon Tarihi :

Yönetmen :

Oyuncular : , , , ,

Tür : , , ,

Yapım Yılı - Yeri : - , , , , ,

IMDB :  

Tanıtım

Istakoz (The Lobster) geçen yıl vizyona girmiş olan distopik bir aşk hikayesidir. Köpek Dişi (Kynodontas) ile tanınan dört ödül almış yönetmen Giorgos Lanthimos ya da Yorgos Lanthimos'un elinden çıkmış bu eser de oldukça beğeni topladı. The Lobster 68. Cannes Film Festivali'nde jüri ödülü kazandı. Bildiğiniz üzere İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 2002'den beri her yıl gerçekleştirilen Film Ekim'inde de bu film yayınlandı. Biletler tükendi ve filmseverler özellikle Lanthimos takipçileri hüsrana uğradı. Filmde başrol olarak, Azınlık Raporu (Minority Report), Büyük İskender (Alexander), Kanun Namına (Miami Vice) ve Telefon Kulübesi (Phone Booth) filmleriyle bilinen Colin Farrell bulunuyor. Ve Rachel Weisz, Lea Seydoux gibi çok hoş kadınları da görüyoruz. Bana sorarsanız bu distopik ortama uygun gerek o donuk bakışlarla gerekse koyduğum gifteki garsonun dansıyla çok tatlı bir oyunculuk sergilemişler. Ve şimdi kendimi tutamayarak konuya geçmek istiyorum. Filmin aldığı ödüllere ya da filme yapıştırılmış bir etiket gibi duran puanına bakmadan önce sizi asıl içine çekecek şey bence filmin kurgusu olmalı. Kısaca anlatmak gerekirse David'in beraber olduğu kişi onu terk eder. Ve yalnızların bulunduğu 45 gün sürede kendine bir eş bulma şartı olan otele gider. Oldukça sıkı kuralları olan bu otelde zil çaldıkça topluca dışarı çıkılır ve kaçmaya çalışan, günü olmuş yalnızlar avlanır. Vurduğunuz insan kadar otelde kalma süreniz uzatılır. Kendinize bulacağınız eşle bir ortak noktanızın bulunması gerekir. Otelde mastürbasyon yasaktır! Bunun cezası elinizi bir ekmek kızartma makinesinde uzun süre tutmaktır, belki de parmaklarınızı hissedemeyene kadar. Kendinize bir eş bulduğunduza anahtarı alıp çift kişilik odaya taşınabilirsiniz. Böylece daha büyük bir banyo ve dolaba sahip oluyorsunuz. Yalnızlar ve çiftler hiç bir zaman görüşemez! Çiftinizle iki hafta beraber yaşayabilirseniz sizi bir yata transfer ediyorlar. Eğer aranızda çözemediğiniz sorunlar olursa size bir çocuk veriliyor. Eğer sürenizin yalnız olarak dolmasına bir gün kaldıysa otel müdürünün yanına gidip son gün ne yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Peki günler dolunca ne oluyor? Önceden bir hayvan belirliyorsunuz. Sizi transfer odasına götürüyorlar '' Odaya girdiğiniz anda saçınızı ve vücudunuzu iyice temizliyorlar. Sabun ve suyla yumuşayan deriyi yüzüyorlar. Daha sonra kalbi, gözleri ve vücudun diğer başlıca organlarını çıkarıyorlar. Daha sonraki süreç seçilen hayvana göre değişiyor. Vücudun kalan parçalarını çıkarıp otel restoranının önüne atıyorlar ve kanı da şehirdeki hastahanelere bağışlıyorlar...'' Seni seçtiğin hayvana dönüştürüyorlar. Ve David'in seçimi filmin adından da anlaşılacağı üzere Istakoz. Fakat bu enteresan filmin gidişatını ve sonunu izlemeyenler için anlatmıyorum. Dolu dolu kara mizah ve distopik bir hikaye isteyenler şimdiden iyi seyirler...



Yazar Yorumu

Filmin soundtrack'ları muhteşem seçilmişti. Şöyle buldum takdim ediyim, dilediğinizce dinleyin: -String Quartet in F Major, Op. 18, No. 1; II Adagio Affetuoso Ed Appasionato Written by Ludwig van Beethoven -Quintet for Piano and Strings: In Tempo di Valse Composed by Alfred Shnitke (as Alfred Schnittke) -3 Pieces for String Quartet No. 3 Composed by Igor Stravinsky -String Quartet No. 2: I Moderato Composed by Alfred Shnitke (as Alfred Schnittke) -String Quartet No. 8 in C Minor, Op. 110; 4. Largo Composed by Dmitri Shostakovich -Don Quixote: Variation I and II Composed by Richard Strauss -String Quartet No. 1 in D, Op. 25: Andante Sostenuto Composed by Benjamin Britten -Apo mesa pethamenos Written by Kleon Triantafyllou (as Attik) -Where the Wild Roses Grow Written by Nick Cave -Where the Wild Roses Grow Written by Nick Cave -Something's Gotten Hold of My Heart Written by Roger Cook & Roger Greenaway Merhaba artık yan yana oturup elmalı soda içer gibi sohbetimize başlayabiliriz sanırım. Ben yakın zamanda çok sevimli bir insanla tanıştım. Dün saat 21.14'de hem kendi aramızdaki hem de şehirlerimizin arasındaki mesafeyi aşmak için aynı anda aynı filmin başlatma tuşuna bastık. Evet The Lobster'ın. Filmi ben seçtim, tesadüfen filmlere bakarken afişi ilgimi çekti. Filmi izlerken içinde öyle tatlar keşfettim ki. Bu büyüleyiciydi. Yazamıyorum yorum kısmında olsam da. Çünkü o ilişkileri belki de filmde dolaşan anarşizmin kokusunu bile almalısınız anlatılanı görmek için. Filmde şöyle bir cümle vardı ''Hissetmediklerini hissediyormuş gibi yapmak, hissettiklerini hissetmiyormuş gibi yapmaktan daha zor.'' Tüm film bu aslında. Sen bir otele kapatılıyorsun ve tek görevin sevmek. Ne basit geliyor değil mi böyle söyleyince. Fakat hayır ''sevmek zorundasın'' bu yüzden basit değil. Anlıyor musunuz sevmek içinizde durduk yere zıplamaya başlayan bir dinozor gibi. Zorunlulukla asla bir dinozor bulamazsın, onu kalbine yerleştirip zıplatamazsın. Bu film belki bir hipopotamla devenin çiftleşmesi gibi kulağa imkansız gelen bir senaryoya sahip. Fakat gözler bakmanın ötesine geçip görme seviyesine yükselince bulmaca tamamlanıyor. Eşlerimizi biz seçmiyoruz, insanlar seçiyor. Filmdeki gibi senin aniden burun kanama sorunun varsa eşinde de olmalı. Aslında tüm bu olanlar ilişkilerin nasıl basitleştirildiğini gösteriyor. Standart bireyler yetiştiren bir sistem koy, standart çiftler ve hissiz sevgiler yarat. Durumumuz bu. Hissetmediklerini hissediyormuş gibi yapmayı başaramayan David ormana gitti. Aşık oldu. Fakat işler terse döndü otelde sevmek zorunluydu, ormandaysa sevmek yasaktı. Hissettiklerini hissetmiyormuş gibi yapmalıydı, David bunu da başaramadı. Bunları birer siyasi seçim olarak düşünün, David'i ise tüm siyasi seçimlerin saçmalığının farkına varıp karşı çıkan bir adam. Yani filmi izlerken bilinçaltınızdaki Cemil Meriç uyanıp ''İzm'ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir'' diye bağırabilir. Tabi belki bağırmaz, bilemem... Bakarsanız Türklerin çoğu film sitelerinin altındaki yorum kısımlarını 'Film çok kötü', 'İzlemeyin zaman kaybı' gibi cümlelerle doldurmuş durumda. Hatta böyle de yazmazlar bilirsiniz filim gibi bozuk kelimelerle süslerler cümlelerini. Yorum kısmı böyle doldu peki de sizin kafanızın içi nelerle dolu çok merak ediyorum? Bir filmi eleştirmek istiyorsan bu tek kelime olmamalı. İçinde yanlışları teker teker göstermelisin. Bu film zaman kaybı, yoo ben zamanımı bu filmi izleyerek en iyi şekilde geçirdim. Düşüncelerimde yeni ateş böcekleri canlandı belki ve geldim bunları yazıyorum. Kimse bir filmi daha konuşmayı bile bilmeden kötüleyemez. Filmi eleştiriyorum ama cümlem bu ''Film'de eksiğini gördüğüm, oteldeki katılık. Ne kadar baskının olduğunu duyuyoruz fakat bize bu atmosferi yaşatmalarını beklerdim. Belki de transfer odasının içine girmeliydik ha?'' Sizi sıktığım için üzgünüm bunlarla fakat sinirleniyorum. Eleştirinin olmasını fakat yerinde olmasını diliyorum, lütfen buna dikkat edin. İyi, hoş bir film değil bu BAŞKA bir film. Ve siz çoğu insanın göremediği korkunç gerçeklerle savaşan kişi, bu filmi izlemelisiniz... Ah herneyse size ıstakozlar hakkında vermek istediğim bir bilgi var:'' Istakozlar canlı haşlanarak yenilmek zorundadır ve bu işlem sırasında bağıramaz. Çünkü diğer kabuklu deniz hayvanları gibi ses telleri yoktur.'' David ıstakoz olmayı seçmişti. Belki fiziksel anlamda ıstakoza dönüştürülmedi ama David filmin başından beri aslında bir ıstakozdu. Zaten biliyorsunuz denizi çok severdi. Fakat David otele girdiğinde belki de bu dünyaya geldiği anda denizinden mahrum edilmişti. O insanlar tarafından süslenmiş bir tabağa konmak için canlı canlı haşlanan bir ıstakozdu. Tüm bu olanlar, tüm bu sistem onu öldürüyordu fakat öyle alıştırılmış ve kapana kısılmıştı ki bağıramıyordu...

Filmden Kareler

Istakoz (The Lobster) - 2. Eleştiri
Senaryo7.2
Oyunculuk7
Akıcılık7.3
Efekt6.9
7.110 Üzerinden
Okuyucu Oylaması: (1 Oy)
6.9

Paylaşmak Güzeldir ...

Yazar Hakkında

Yorumlar

  1. yelkenimavi

    Ne hoş ve de ilgi çekici bir yazı olmuş, ellerinize sağlık! Filmin adını duymuş olduğum halde kendisini izlemeye pek hevesli olmamıştım bugüne kadar. Eh, güzel noktalarına dikkat çekildiğini görünce izleme hevesi uyanıyor insanda.

    Cevapla

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak .

Etiketler